MEDENİYETLER İLERLEDİĞİ GİBİ
GERİLER DE...

Medeniyetimizden Geriye Kalacaklar
Darwinizm'in iddiası, insanın ve dolayısıyla sahip olduğu kültürün,
ilkellikten medeniyete doğru ilerlediğidir. Ancak arkeolojik bulgular,
insanlık tarihinin ilk gününden itibaren, toplumların çok ileri
kültürlere sahip olduğu dönemler olduğu gibi, çok geri kültürleri
yaşadıkları dönemler de olduğunu göstermektedir. Hatta çoğu zaman,
son derece zengin medeniyetlerle geri medeniyetler aynı dönem içinde
var olmuşlardır. Tarih boyunca, aynı dönemde yaşayan toplumların
birçoğunun teknoloji ve medeniyet düzeyleri, sosyolojik ve kültürel
yapıları, aynı bugün olduğu gibi birbirinden farklıdır. Örneğin
günümüzde, Kuzey Amerika kıtası tıpta, bilimde, mimaride ve teknolojide
oldukça ilerlemiş olmasına rağmen, Güney Amerika'nın çeşitli bölgelerinde
teknoloji açısından oldukça geri, dünya ile hiçbir bağlantısı olmayan
toplumlar yaşamaktadır. Dünyanın pek çok bölgesinde hastalıklar
en ileri görüntüleme teknikleri ve tahlillerle teşhis edilip, son
derece modern koşullarda tedavi edilirken, diğer çeşitli bölgelerinde
de hastalıkların sözde kötü ruhların etkisiyle meydana geldiği
düşünülüp, sahte kötü ruhları kovma ayinleriyle hastalar iyileştirilmeye
çalışılmaktadır. MÖ 3000'lerde yaşayan Sümerler, Eski Mısırlılar,
İndus halkı gibi toplumlar, her açıdan günümüzde yaşayan bu kabilelerle
-hatta bu kabilelerden ileride olan pek çok toplumla- kıyas kabul
etmeyecek bir medeniyete sahiptiler. Demek ki tarihin her döneminde
medeniyet açısından gelişmişle geri kalmış toplumlar birarada varlıklarını
sürdürebilmişlerdir. Binlerce yıl önce yaşayan bir toplum, 20.
yüzyıldaki bir topluluktan çok daha ileriye gidebilmiştir. Bu da
bize gelişimin evrimsel bir süreç içinde oluşmadığını, yani tarih
içinde ilkel toplumdan medeniye doğru bir gelişim bulunmadığını
göstermektedir.
Elbette tarihsel süreç içerisinde her alanda büyük ilerlemeler
kaydedilmiş, bilim ve teknolojide büyük gelişmeler sağlanmıştır.
Fakat bu değişimleri evrimcilerin ve materyalistlerin iddia ettiği
gibi bir "evrim" süreci olarak tanımlamak akılcı ve bilimsel
bir yaklaşım değildir. Kültür ve tecrübe birikimi sayesinde teknoloji
ve bilim gibi alanlarda sürekli bir gelişim söz konusudur. Ancak
burada önemli olan nokta şudur; günümüz insanı ile binlerce yıl
önce yaşayan bir kişi arasında, nasıl fiziksel özellikler açısından
bir fark yoksa, zeka ve yetenek açısından da bir fark yoktur. 20.
yüzyıldaki insanların beyin kapasitesi ve zekası daha çok geliştiği
için daha ileri bir uygarlığa sahip olduğumuz düşüncesi, evrim
teorisinin telkinleri sonucunda oluşan yanlış bir bakış açısıdır.
Oysa günümüzde dahi farklı bölgelerdeki halklar farklı anlayışlara
ve kültürlere sahip olabilmektedir. Örneğin, bugün Avustralya'daki
bir yerlinin ABD'deki bir bilim adamının sahip olduğu bilgiye sahip
olmaması onun zekasının ya da beyninin yeteri kadar gelişmediğini
göstermez. Çok zeki olmasına rağmen, bu tip bir kabile içinde doğup
hayatını sürdüren, hatta elektriğin varlığından dahi haberi olmayan
birçok insan olabilir. Ayrıca farklı yüzyıllarda farklı ihtiyaçlar
gelişmiş olabilir. Örneğin günümüz moda anlayışı ile Mısırlıların
moda anlayışının aynı olmaması bizim kültürümüzün onlarınkinden
daha ileride olduğunu göstermez. 20. yüzyılda medeniyetin işareti
gökdelenlerken, Mısır döneminde uygarlığın kanıtı piramitler ve
sfenkslerdi.
 |
 |
21.yüzyıl – Kolombiya
21. yüzyılda dahi batıl inanışlara sahip
pek çok toplum yaşamaktadır. Bu insanlar, kendilerine hiçbir
fayda veya zarar vermeye güç yetiremeyen sahte ilahlara
tapma yanılgısına düşmektedirler. Resimde, Arhuaco kabilesinin
şefinin, kendilerine yapılan saldırıların ardından sözde
yardım almak için yaptığı ayin görülüyor. Bu ayini düzenleme
amaçlarını şefleri şu şekilde açıklıyor: "Dağı sakinleştirmek
için doğadaki yaşlı ruhları yardıma çağırıyoruz." (Natinoal
Geographic Türkiye, Ekim 2004)
(Küçük resim) Avustralyalı Papou yerlisi |
21. yüzyıl - ABD-Miami
Dünyanın bir ucunda insanlar, sözde "ölü ruhların dağları
sakinleştirebileceğine" inanıp son derece ilkel koşullarda
yaşarken, bir başka yerde insanlar gökdelenlerde yaşayıp, uçaklarla
veya lüks teknelerle seyahat etmekte, oldukça konforlu bir
yaşam sürmektedirler. Evrimcilerin iddialarının aksine hem
ileri hem de geri medeniyetler aynı anda var olabilmektedir. |
Önemli olan elde edilen bulguların nasıl bir bakış açısıyla değerlendirildiğidir.
Bulguların, sözde evrimsel gelişim gösterdiği ön yargısıyla hareket
eden bir kişi, ele geçen her türlü bilgiyi bu ön yargıya göre değerlendirecektir.
Böylece hayali hikayelerle savını desteklemeye çalışacaktır. Bulduğu
bir kemik parçasının üzerine, o bölgede yaşayan insanların neler
hissettikleri, günlük yaşamlarını nasıl değerlendirdikleri, aile
yapıları, sosyal ilişkileri gibi pek çok detayı, ön yargısına uygun
şekilde ortaya koyacaktır. Bu kemik parçasından, o dönemde, yarı
dik, vücudu tüylerle kaplı, hırıltılar çıkaran, taş aletler kullanan
insanların yaşadığı sonucuna varan bir kişi, bilimsel deliller
bunu gösterdiği için değil, ideolojisi bunu gerektirdiği için böyle
bir hikaye anlatmaktadır. Çünkü elde edilen veriler gerçekte böyle
bir manzara ortaya koymamaktadır. Bu hayali manzara, Darwinist
zihniyetin yorumlarıyla meydana getirilmektedir.

İnsanların içinde yaşadıkları koşullar, onların sözde ilkel
bir zihne ve gelişmemiş özelliklere sahip olduğunu göstermez.
Her dönemde farklı ihtiyaçlar gelişmiş, insanlar farklı
koşullarda yaşamışlardır. Örneğin günümüz mimari anlayışı
ile Mısırlıların mimari anlayışının aynı olmaması bizim
kültürümüzün onlarınkinden daha ileride olduğunu göstermez.
20. yüzyılda medeniyetin işareti gökdelenlerken, Mısır
döneminde uygarlığın kanıtı piramitler ve sfenkslerdi. |
Bugün buldukları fosil kalıntılarına, yontulmuş taşlara, mağara
duvarlarına çizilmiş resimlere bakarak o dönem hakkında detaylı
yorumlar yapan bazı arkeologların durumu da bu örnekten çok farklı
değildir. Ne var ki, eldeki delilleri ön yargılı bir yaklaşımla
değerlendirerek sözde ilkel insanın neredeyse hayatının her anına
ilişkin hikayeler yazan evrimcilerin sahte illüstrasyonları ve
masalları, pek çok dergi ve gazetenin sayfalarını süsleyebilmektedir.
İşte çağımızın tanınan evrimcilerinden Louis Leakey'nin sözde ilkel
insanın günlük hayatına dair yazdığı senaryolardan biri:
Bir an için 20-30 bin yıl kadar geriye giderek
bir kaya sığınağında yer alan olayları birbiri ardından izleyebildiğimizi
farz edelim: Taş devrinde yaşamakta olan bir avcı, vadide o günkü
avının peşindeyken birden tepedeki dik yarın yanında bir kaya sığınağı
görür. Burası bir arslan veya mağara ayısının ini olabileceğinden
veya buranın başka bir aile tarafından iskan edilmiş olma ihtimali
bulunduğundan, büyük bir dikkat ile buraya tırmanır. Epey yaklaşıp,
buranın boş olduğunu gördükten sonra içine girer ve iyice araştırır.
Buranın şimdi ailece oturmakta oldukları ufak sığınaktan çok daha
elverişli olduğuna karar veren avcı, ailenin diğer kişilerini de
alıp buraya getirmeye gider. Bundan sonra ailenin yeni evlerine
gelip, yerleştiklerini görürüz. Bu yeni evin ateşi, ya eski evden
büyük bir dikkat ve itina ile getirilen birkaç kor parçasından
veya tahtayı tahtaya sürtmek suretiyle yakılır. (Taş devri insanının
ateşi nasıl elde ettiği tam olarak bilinmiyorsa da, en eski devirlerden
beri ateşten yararlandıkları ve onu kullandığı bir gerçektir. Çünkü
mağara ve kaya sığınaklarındaki hemen hemen bütün yerleşme katlarında,
ocaklar, günlük hayatın bir parçası olarak karşımıza çıkar.) Belki
bundan sonra, ailenin bazı kişileri üzerlerinde yatacakları döşekleri
hazırlamak üzere ot toplamaya gideceklerdir. Ailenin diğer kişileri
ise civardaki çalı ve fundalıklardan dal kesip yerleştikleri bu
yeni evin ön tarafına kaba bir çit yaparlar. Bu arada evdeki eşyalar
yerleştirilir ve çeşitli hayvan postları getirilip, yerlere serilir.
Bundan böyle artık aile yeni evlerine yerleşmiş olup, hayat devam
eder. Yiyecek temini için erkekler vahşi hayvanları avlarlar. Kadınlar,
av esnasında erkeklere yardım ettikleri gibi, yenecek meyveleri,
kabuklu yemişleri ve kökleri toplarlar.1

Elde edilen bulguları evrimci ön yargıyla değerlendiren
bir bilim adamı, o dönem hakkında pek çok yorum yapabilir.
Ancak bu yorumların bilimsel kabul edilebilmesi için
net bulgularla ve verilerle desteklenmesi gerekir. Bugüne
kadar evrimcilerin masallarını destekleyebilecek tek
bir bilimsel bulgu dahi elde edilmemiştir. Hırıltılar
çıkararak anlaştığı, mağaralarda yaşadığı, üstünde postuyla
ateş kenarında oturduğu, kaba aletlerle avlandığı söylenen
yarı insan yarı maymun varlıklar sadece evrimcilerin
hayallerini yansıtmaktadır. Bilim ise insanın her zaman
insan olarak var olduğunu göstermektedir.
|
En küçük detaylarına kadar tarif edilen bu senaryo herhangi bir
bilimsel bulguya değil, tamamen yazarın hayal gücüne dayanmaktadır.
Bu ve benzeri hikayeleri, çeşitli bilimsel kelimelerle süsleyip
aktaran evrimciler, birkaç parça kemik parçasına dayanarak tüm
bu detayları şekillendirmektedirler. (Üstelik bulunan bu fosiller,
evrimcilerin iddialarının tam tersini göstermekte, evrim sürecinin
asla yaşanmadığını ispatlamaktadır.) Oysa kemik parçalarının, eski
dönemlerde yaşamış olan insanların hangi duygularla hareket ettiklerine,
günlük yaşamlarında neler yaptıklarına, aralarındaki iş bölümünün
nasıl olduğuna dair kesin bilgiler vermeyeceği açıktır. Ama bu
gibi hayali senaryolar ve çizimlerle zenginleştirilen insanın evrimi
masalı, evrimciler tarafından çok yoğun bir biçimde kullanılır.
Evrim teorisinin ortaya atıldığı ilk günden itibaren bu dogmadan
kendini kurtaramayan sayısız evrimci, yukarıdaki senaryonun değişik
versiyonlarını üretmiştir. Amaç gerçekleri anlatmak değil, insanları
telkin ve propaganda yoluyla ilkel insanın yaşadığına ikna etmektir.
Her ne kadar evrimci bilim adamları ellerinde hiçbir delil olmadığı
halde böyle senaryolar üreterek iddialarını kanıtlamaya çalışsalar
da, karşılarına çıkan her bulgu, tarafsız olarak değerlendirildiğinde,
onlara bazı gerçekleri çok açık bir şekilde göstermektedir. Bu
gerçeklerden biri şudur; insan var olduğu ilk günden beri insandır.
Zekası, sanat ve estetik yeteneği gibi özellikleri tarihin tüm
dönemlerinde aynıdır. Geçmişte de, evrimcilerin iddia ettikleri
gibi ilkel, yarı hayvan yarı insan yaratıklar değil, aynı bizler
gibi düşünen, konuşan, sanat eserleri meydana getiren, bir kültür
ve ahlak yapısına sahip insanlar yaşamıştır. Birazdan da değineceğimiz
gibi arkeolojik ve paleontolojik bulgular kesin ve açık bir şekilde
bu gerçeği ispatlamaktadır.
Medeniyetimizden Geriye Kalacaklar…
Bugün sahip olduğumuz dev medeniyetten bundan yüz binlerce yıl
sonra geriye ne kalabileceğini bir düşünün. Binlerce yılın kültür
birikimi; tablolar, heykeller, saraylar yok olacak, teknolojiye
ait neredeyse hiçbir iz kalmayacaktır. Aşınmaya dayanıklı olarak
tasarlanan pek çok malzeme dahi belirli bir süre içerisinde –doğal
koşullar altında- aşınmaya başlamaktadır. Çelikler paslanmakta,
betonlar aşınmakta, toprak altındaki tesisatlar çürümekte, tüm
malzemeler onarım gerektirmektedir. Bir de bunların üzerinden on
binlerce yıl geçtiğini, binlerce ton yağmura, şiddetli rüzgarlara,
sellere, depremlere maruz kaldıklarını düşünün. Belki de geriye
kalacak olan, aynı geçmişten bize kaldığı gibi, sadece işlenmiş
iri taş parçaları, binaları meydana getiren blok taşlar ve bazı
heykel kalıntıları olacaktır. Ya da günümüzün ileri medeniyetlerinden
geriye günlük yaşamımızı tam olarak anlayabilecekler net bir iz
kalmazken, Afrika'da, Avusturalya'da veya dünyanın bir başka yerinde
yaşayan kabilelerden geriye bazı izler kalacaktır. Yani, sahip
olduğumuz teknolojinin (televizyonlar, bilgisayarlar, mikrodalga
fırınlar vs) izleri kalmayacak, ama belki de taş bir binanın ana
hatları, büyük bir heykelin parçaları kalacaktır. O dönemin bilim
adamları bu izlere bakarak, bizim yaşadığımız dönemdeki tüm toplumları "kültürel
olarak geri" diye tanımlarlarsa bu, gerçeklerden ne kadar
sapmış olduklarını göstermez mi?
 |
 |
Yıl 2000
Evrimci ön yargıyla hareket eden bazı arkeologlar
günümüz sanat eserlerini, örneğin Rodin'in heykelini aratmayacak
sanatsal değeri olan Güney Fransa'da Pireneler'in kuzey
eteklerinde yer alan Tuc d'AudoubertMağarası'ndaki bizon
heykellerini sözde ilkel insanların yaptıklarını öne sürebilmektedirler.
Ancak kullanılan teknik ve eserin estetik görünümü, bu
eseri meydana getiren kişinin zihinsel ve fiziksel olarak
günümüz insanından hiçbir farkı olmadığını göstermektedir. |
Yıl 8000
Bundan 6000 yıl sonra yaşayan insanlar
Rodin'in "Düşünen Adam" heykelini bulsalar ve
günümüzdeki bazı bilim adamları gibi ön yargıyla hareket
ederek, 20. yüzyılda yaşayan insanlar hakkında, bu insanların "düşünen
bir adama taptıklarını", henüz sosyalleşmediklerini
vs iddia etseler, bu iddialar gerçeği ne kadar saptırdıklarını
göstermez mi?
|
Ya da bundan binlerce yıl sonra, üzerinde Çince yazılar bulunan
bir eseri keşfeden bir kişi, sadece bu bilgiye dayanarak, Çinlilerin
garip işaretlerle anlaşan, geri kalmış bir tür olduğunu öne sürerse,
bunun gerçeği yansıtmayan bir yorum olacağı açık değil midir?
Veya şöyle bir örnek düşünelim: Rodin'in "Düşünen Adam" heykeli
bütün dünyaca bilinir. Bu heykelin on binlerce yıl sonra geleceğin
arkeologları tarafından bulunduğunu farz edelim. Eğer araştırmacıların
söz konusu toplumun inançları ve yaşayışı hakkında birtakım ön
yargıları varsa ve ellerinde yeterli tarihi belge yoksa, bu heykeli
çok farklı şekillerde yorumlayabilirler. O toplumda yaşamış insanların "düşünen
bir adama taptıklarını" düşünebilir veya bu heykelin mitolojideki
sözde bir tanrıya ait olduğunu iddia edebilirler. Ama bugün biz
biliyoruz ki, "Düşünen Adam" heykeli sadece sanatsal
amaçlarla yapılmış bir eserdir. Yani, günümüzden on binlerce yıl
sonra yaşayan bir araştırmacının elindeki veriler yetersizse ve
bir de, o döneme ait ön yargıları varsa, doğruya ulaşması neredeyse
imkansızdır. Zira bu heykeli, sahip olduğu ön yargıya göre değerlendirecek
ve zihninde buna göre bir senaryo oluşturacaktır. Bu nedenle elde
edilen verilerin ön yargısız ve tarafsız bir bakış açısıyla değerlendirilmesi,
her türlü ön kabulden uzak, geniş düşünerek hareket edilmesi son
derece önemlidir.
GİZLENEN GERÇEK TARİH
Tarih hakkında öğrendiklerimiz çoğunlukla
yalnızca kitaplardan okuduklarımızdır. İnsanların çok büyük
bir bölümü bu kitaplarda yazılanlardan hiçbir zaman kuşkuya
kapılmaz ve hemen herkes bu bilgileri peşinen kabul eder.
Ancak özellikle insanın tarihi söz konusu olduğunda, bize
sunulan tarih anlayışını bir kez daha gözden geçirmek gerekir.
Çünkü bu anlayış çoğunlukla, günümüzde biyoloji, moleküler
biyoloji, paleontoloji, genetik, biyogenetik, antropoloji
gibi pek çok bilim dalı açısından hiçbir geçerliliği kalmamış
olan bir teoriye, evrim teorisine göre şekillendirilmektedir.
Evrim teorisinin bilimsel olarak çöküşüyle birlikte, bu teoriye
göre düzenlenmiş tarih anlayışı da çökmüştür.

II. Dünya Savaşını yorumlayan bir tarihçi eğer nasyonal
sosyalist bir görüşe sahipse sadece yandaki resmi
göz önüne alarak Hitler'i kendince bir kahraman
olarak tanıtabilir. Oysa Buchenwald toplama kampında
çekilen aşağıdaki fotoğrafta Hitler'in neden olduğu
katliamlardan sadece bir örnek görülmektedir. |
Tarih bilimci Edward A. Freeman, tarih bilgilerimizin
gerçekleri ne derece yansıttığı konusunda şunları ifade etmektedir:
Bütün tarihsel araştırmalarda
yüz yüze geldiğimiz gerçekler, insana ait istek ve kaprislerin
yönlendirmesi doğrultusunda ortaya çıkmıştır. Ve kanıtlar,
bilgiyi aktaranların güvenilirliğine bağlıdır. Bu kişiler,
bilinçli olarak aldatabilirler, ya da kötü bir niyet
olmaksızın yanlış yönlendirebilirler. Bir insan, yalan
söyleyebilir, yanlış yapabilir.2
Bu durumda, bize aktarılan tarihin doğruluğundan
nasıl emin olabiliriz?
Bunun için öncelikle tarihçilerin
ve arkeologların bize sundukları tarihsel bilgilerin objektifliğinden
ve kesinliğinden emin olmamız gerekir. Çünkü tarih, pek
çok soyut kavramda olduğu gibi, her düşünceden insan için
farklı bir anlam taşıyabilir. Bir olay, bilgi veren kişiye
ve bakış açısına göre çeşitlilik gösterebilir. Olayların
yorumları, özellikle "şahit" olmamış
kişilerce anlatıldığında bambaşka bir görünüm alabilir.
"Tarih" geçmiş
olayların kronolojik şekilde kaydedilmesiyle tanımlanır.
Bu olaylara verilen anlam ve önem, "tarihçi"nin
sunuş tarzına bağlıdır. Örneğin bir savaşın tarihini yazan
kişinin, savaşı kazanan tarafın haklı veya haksız olduğunu
düşünmesi, verdiği bilgiyi etkileyebilir. Söz konusu tarihçinin
sempati duyduğu topluluk diğer tarafın bölgesini işgal etmiş
ve sayısız gaddarlık yapmış olsa dahi, bu tarihçi onu "kahraman" olarak
tanımlayabilir.3 Örneğin
birbirine düşman olan iki ülkenin tarih kitaplarına bakacak
olursak, bu kitaplarda aynı tarihi olayların tamamen farklı
açılardan yorumlandığını görürüz.
İşte günümüzde evrim taraftarı tarihçilerin
ve bilim adamlarının yaptıkları da tam olarak budur: Biyolojik
ve tarihsel açıdan somut bir delile dayanmamasına rağmen,
insanın sözde evrimsel tarihi, topluma adeta kesin bir doğru
olarak sunulmaktadır. Teoriyi çürüten güçlü deliller göz
ardı edilmekte, elde edilen bulgular tamamen bu bilim adamlarının
ön yargıları doğrultusunda yorumlanmakta, birtakım bilim
adamlarının ideolojik olarak sahip çıktıkları teori adeta
bir kanun gibi tanıtılmaya çalışılmaktadır. |
Unutulmamalıdır ki, bugün elimizde toplumların evrimleştiğine
ya da geçmiş toplulukların ilkel olduğuna dair hiçbir kanıt bulunmamaktadır.
Öne sürülenler sadece varsayımlardan ibarettir ve evrimi savunan
tarihçilerin ya da arkeologların taraflı yorumlarına dayanmaktadır.
Örneğin, bir mağaranın duvarlarına çizilmiş hayvan figürleri, hemen
ilkçağ adamının çizdiği ilkel resimler olarak tanımlanmıştır. Oysa
bu resimler, dönemin sanatçılarının sanat anlayışlarını da ifade
ediyor olabilirler. Çağının koşullarına göre son derece modern
kıyafetler içinde bir sanatçı, yalnızca sanatsal gayelerle bu şekilleri
resmetmiş olabilir. Nitekim, pek çok bilim adamı söz konusu mağara
resimlerinin, ilkel bir zihnin ürünü olmasının imkansızlığını vurgulamaktadır.
Bir diğer örnek de keskin uçlu taşların sözde "maymun-insanın" yaptığı
ilk aletler olarak yorumlanmasıdır. O dönemin insanları bu taşları
şekillendirip dekoratif amaçla da kullanıyor olabilirler. Bulunan
parçaların, dönemin insanları tarafından mutlaka alet olarak kullandıklarını
gösteren bir kanıt yoktur. Bu bir varsayımdır.
Evrimci bilim adamları, kazılar esnasında buldukları
kanıtları taraflı bir bakış açısıyla incelemişler, kendilerince
teoriyi kanıtlamak için fosillerin üzerinde oynamalar yapmışlar
ya da sadece uygun gördüklerini alıp, diğerlerini bir kenara atmışlardır.
Aynı oyun, tarihin evrim geçirdiğini göstermek amacıyla da oynanmıştır.4 Amerikalı
antropolog Melville Herskovits "tarihin evrimi" görüşünün
ortaya çıkış şeklini ve evrimcilerin delilleri değerlendirme biçimini
şöyle açıklamaktadır:
Kültürel evrimi savunan her araştırmacı kafasında
tasarladığı insan ırkının gelişimi ile ilgili mizansene bir varsayım
eklemiştir. Bu yüzden aynı evrim teorisinde bilinçli seçilen kafataslarında
olduğu gibi, burada da birbirini izleyen olaylar örnek olarak alınmamıştır.
Belirtilen ilerlemelerin çoğu, bir kültürün sadece tek yönünü göstermektedir.5
Herskovits'in bu düşüncesini doğrulayan en önemli örneklerden
biri, evrimci etnograf Morgan'ın yaptığı çalışmalardan biridir.
Morgan, ilkelden gelişmişe doğru evrim süreci yaşadığını iddia
ettiği bir toplumun, ataerkil ve tek eşli bir yapıya ulaşmak için
geçirdiği evreleri incelemiştir. Ancak bu araştırmayı yaparken,
dünyanın dört bir yanında, birbirleriyle hiçbir ilgisi olmayan
farklı toplumları örnek olarak almış, ulaşmak istediği sonuca göre
bu toplumları bir sıraya dizmiştir. Yüz binlerce kültür içinde
neden sadece tezine uygun olan toplumları seçtiği açıkça ortadadır.
Herskovits, Morgan'ın tarihi kendi fikirlerine göre nasıl yeniden
yorumladığını şöyle açıklamaktadır:
Morgan, tarihte soyu belirleyen ataerkil ve tek
eşli sisteme nasıl geçildiğini açıklarken, ilk önce çok ilkel bir
Avustralyalı kabiledeki ana erkil yapıyı almış, daha sonra Amerikan
Kızılderililerine geçerek, burada nesli belirleyici faktörün erkek
olmasını örnek olarak göstermiş, daha sonra protohistorik tarihin
ilk devirlerinde erkek egemen, daha çok tek eşli Yunan kabilelerini
sosyal evrim zincirine eklemiş, son olarak da tek eşli, erkek egemen
toplum olarak günümüz medeniyetini, göstererek evrim zincirini
oluşturmuştur.6
Herskovits, Morgan'ın bu hayali zincirini, "Bu seri, tarihsel
yaklaşım açısından uydurmadır" şeklinde tanımlamaktadır.
ON BİNLERCE
YIL SONRA GERİYE KALACAKLAR…
İnşaatta, sanayide, teknolojik
ürünlerde, dekorasyonda, günlük yaşamın pek çok alanında
sıkça kullanılabilen maddelerin ömrü, insanlık tarihiyle
kıyaslandığında oldukça sınırlıdır. Bundan on binlerce
yıl önceki insanlar son derece estetik ahşap konaklarda
yaşıyorlarsa, geriye bunu gösterecek çok fazla delil kalmaması
son derece normaldir. Bizim medeniyetimizin de herhangi
büyük bir felaketle yok olduğunu varsayalım, bundan yüz
binlerce yıl sonrasına acaba neler kalacaktır? Dönemin
insanları elde edecekleri birkaç kemik ve taş parçasına
dayanarak bizleri ilkel olarak nitelendirseler, bu yorum
gerçeği yansıtır mı?

Resimlerde görülen günümüz taş evlerinin, bundan on binlerce
yıl sonraki görünümlerinin Çatalhöyük'teki kazılarda ortaya
çıkarılan harabelerden farksız olacağı açıktır. Doğal şartlar
altında önce ahşap, sonra metaller çürüyecek ve muhtemelen
geriye sadece taş duvarlar, blok taşlar, kase ve saksılardan
parçalar kalacaktır. Bu durumda dönemin arkeologlarının
2000'li yıllarda insanların ilkel bir hayat yaşadıklarını
iddia etmelerinin gerçeği yansıtmayacağı açıktır. Günümüzde
evrimcilerin içinde bulundukları durum da bundan farklı
değildir.

Çırağan Sarayı'nın yanmış, iç mimarisinin ve dekorasyonunun
yok olmuş hali. Saray'ı bu haliyle değerlendiren
bir kişi, bir zamanlar ne kadar ihtişamlı olduğunu
tam olarak gözünde canlandıramayabilir. |

Çırağan Sarayı'nın restore edilip, dekorasyonunun tamamlanmış
hali |
Günümüzdeki herhangi bir binadan on binlerce
yıl sonra geriye sadece birkaç blok taş parçası kalacaktır.
Ahşap malzemeler, metaller, demirden yapılmış eşyalar çürüyecektir.
Örneğin, Çırağan Sarayı'ndan geriye ne sarayın duvarlarındaki
süslü tablolar, ne son derece estetik mobilya takımları,
ne gösterişli perdeler, ne perdelerin asıldığı kornişler,
ne halılar, ne avizeler ve ne de diğer aydınlatma malzemeleri
kalır. Bu malzemeler çürüyüp yok olur. Bundan on binlerce
yıl sonra Çırağan Sarayı'nın kalıntılarını bulan kimseler,
sadece birkaç parça işlenmiş sütun, büyük parça taş ve belki
de sarayın bazı temellerini göreceklerdir. Bunlara bakarak,
dönemimizde yaşayan insanların henüz yeni yerleşik hayata
geçtiklerini, o nedenle iri taşları üst üste koyarak sözde
ilkel ev benzeri yerlerde yaşadıklarını, daha yeni sosyalleştiklerini
öne sürseler, bunun son derece yanlış bir yorum olacağı açıktır.
Geçmişten günümüze kalan kalıntılar da tıpkı
Çırağan Sarayı gibi son derece estetik binaların izleri olabilir.
Bu kalıntıların üzerine mobilyalar yerleştirilse, perdeler,
halılar ve avizelerle dekorasyon yapılsa, ortaya çok gösterişli
binalar çıkar.
Kuran'da da geçmişte yaşamış olan kavimlerin
sanat, mimari, kültür ve bilgi olarak ileri toplumlar oldukları
haber verilmiştir. Bir ayette, geçmiş toplumların "kuvvet
ve eser bakımından" üstün oldukları şöyle bildirilir:
Onlar, yeryüzünde gezip-dolaşmıyorlar
mı ki, böylece kendilerinden öncekilerin nasıl bir sona
uğradıklarını bir görsünler. Onlar, kuvvet ve yeryüzündeki
eserleri bakımından kendilerinden daha üstün idiler...
(Mümin Suresi, 21)
|
1.5 MİLYON
YIL ÖNCE YAŞAYAN İNSANLAR DA YAŞLILARI KORUYUP KOLLUYORLARDI
Discover dergisi yılın önemli bilimsel
gelişmelerini değerlendirdiği özel sayısında,
evrimcilerin senaryosunu yıkan önemli bir bulguya
yer verdi. Milyonlarca yıl önce de insanların
hastalara baktıklarını, onlara ilgi gösterdiklerini
ortaya koyan bu bulgu, "Homo Erectus* Aile
Büyüklerine İlgi mi Gösteriyordu?" başlığıyla
yayınlandı. Bu fosilin ortaya koyduğu gerçek,
tarihin hiçbir döneminde insanların hayvani bir
yaşam şekli sürmedikleri, insanların hep insanca
yaşadıklarıdır. |
2005 yılında, Dmanisi, Gürcistan'da bulunan
bir fosil, insanlık tarihinin evrimi senaryosunun gerçekleri
yansıtmadığını bir kez daha ortaya koydu. Evrimcilerin bilim
dışı iddialarına göre ilk insanlar, bencil ve hayvani bir
yaşam sürüyorlardı. Aile yaşamları veya toplumsal düzenleri
yoktu. Arkeolog David Lordkipanidze tarafından bulunan, yaşlı
bir insana ait kafatası fosili, bu iddiaların doğru olmadığını
gösterdi.
Bulunan fosil, yaşlı bir insana aitti ve tek
bir dişi dışında hiçbir dişi yoktu. Bilim adamları bu insanın
tek hastalığının dişlerinin eksikliği olmadığını, başka hastalıkları
da olduğunu düşünmektedir. Bu insanın dişlerini kaybetmiş
olmasına ve hastalıklarına rağmen, ileri yaşa kadar hayatını
sürdürmesi, yaşadığı toplumda kendisine bakıldığını, ilgi
gösterildiğini kanıtlayan önemli bir bilgidir. Fosili bulan
arkeolog Lordkipanidze de konuyla ilgili şunları söylemektedir:
"Bu kişinin hasta bir birey olduğu
açıktır. Bunun, hasta kişilerin toplumun diğer üyeleri
tarafından bakıldığını gösteren önemli bir örnek olduğunu
düşünüyoruz." (Discover Special Issue, Vol.
27, No 1, s. 28)
Evrimciler, fosilin yaşadığı tarihten en az
1.5 milyon yıl sonra insanların sosyal olarak geliştiklerini,
kültürel davranışlar gösterdiklerini öne sürerler. Söz konusu
fosil ise evrimcilerin bu iddialarını yalanlamaktadır. Bundan
milyonlarca yıl önce de insanların hastalara şefkat, merhamet
ve ilgi gösterdiklerini, onlara baktıklarını, onları koruyup
kolladıklarını göstermektedir. Bu bulgu tarihin hiçbir döneminde
insanların hayvani bir yaşam sürmediklerini, her zaman insanca
yaşadıklarını bir kez daha göstermektedir.
(*) Evrimciler,
Homo Erectus'un insanın sözde evriminde, maymunla insan
arasında bir tür olduğunu iddia ederler. Oysa, günümüz
insanının iskeleti ile Homo erectus iskeleti arasında hiçbir
fark yoktur. Homo Erectus'un iskeleti tamamen diktir ve
Homo Erectus bir insan ırkıdır. |
 |
|
1. L.S.B.Leakey, İnsanın
Ataları, Türk Tarih Kurumu Yayınları: Ankara, 1988, sf.8
2. Edward A.Freeman, Race and Language, The Colonial
Press, New York: 1900
3. Ahmad Thomson, Making History, Ta-ha Publishers
Ltd, London, 1997, sf.4
4. Abram Kardiner, Posthumous Essays by Branislau Malinowski isimli
yazının özeti, Scientific American, June 1918, sf.58
5. Melville Herskovits, Man and His Works, Knopf:
NY, 1950, sf. 467
6. Melville Herskovits, Man and His Works, Knopf:
NY, 1950, sf.476 |