MEDENİYETLER İLERLEDİĞİ GİBİ
GERİLER DE...

Mağaralardaki Gelişmiş Sanat

Lascaux'daki mağaralarda bulunan duvar resimlerinden bir örnek.
Bu resmin, sözde maymunluktan henüz kurtulmuş ilkel bir
insan ürünü olmadığı açıktır. |
Evrimciler, sözde maymunumsu insanların Avrupa'da
bundan yaklaşık 30-40 bin yıl önce, Afrika'da biraz daha eski bir
dönemde ani bir geçiş süreci yaşadıklarını, böylece birdenbire
modern insanlar gibi düşünme ve üretme kabiliyeti kazandıklarını
öne sürerler. Çünkü bu döneme ait arkeolojik bulgular evrim teorisiyle
açıklanması mümkün olmayan delillerdir. Darwinist iddiaya göre,
neredeyse 200 bin yıl boyunca değişmeden kalan taş-alet teknolojisinin
yerini birdenbire, daha ileri ve hızla gelişen el sanatları teknolojisi
almıştır. Bir süre önce ağaçlardan inen ve modernleşmeye başlayan
sözde ilkel adam, birdenbire sanatsal kabiliyetler geliştirmiş,
mağara duvarlarına oyarak veya boyayarak şaşırtıcı güzellikte resimler
yapmaya başlamış, kolyeler, gerdanlıklar gibi son derece estetik
süs eşyaları üretmiştir. Peki ne olmuştur da böyle bir gelişme
yaşanmıştır? "Yarı maymun ilkel varlıklar" neden ve nasıl
birden bire sanata eğilim göstermişlerdir? Evrimci bilim adamları
bunun nasıl olup da gerçekleştiğini hiçbir şekilde açıklayamaz,
ancak birtakım varsayımlar öne sürerler. Evrimci Roger Lewin, Darwinistlerin
bu konuda içine düştüğü sıkıntıyı, Modern İnsanın Kökeni kitabında
şu sözlerle ifade eder: "Hala eksik durumdaki arkeolojik
kayıtların her bakımdan belirsizliğinden olacak, bilim adamları
bu soruya başka başka yanıtlar veriyorlar."7
Arkeolojik bulguların gösterdiği gerçek ise, insanın var olduğu
günden itibaren kültürel anlayışa sahip olduğudur. Bu anlayışta
zaman zaman ilerlemeler, zaman zaman gerilemeler, keskin değişimler
yaşanmış olması mümkündür. Ancak bu, evrimsel bir süreç yaşandığı
değil, kültürel bir gelişim ve değişim yaşandığı anlamına gelmektedir.
Evrimcilerin, "ani değişiklik" olarak nitelendirdikleri
sanatsal eserlerin ortaya çıkışı da, biyolojik (özellikle zihinsel
yetenek) olarak insanın gelişimini gösteren bir durum değildir.
O dönemde yaşayan insanlar birtakım toplumsal değişimler yaşamış
olabilirler, sanat ve üretim anlayışları değişmiş olabilir, ama
bu bilgiler, insanın ilkellikten modernliğe geçiş yaptığını gösteren
veriler değillerdir.

Günümüzün sanat anlayışı, gelecek nesiller tarafından evrimci
ön yargılarla değerlendirilse toplumumuzla ilgili çok farklı
kanaatler oluşabilir. Geleceğin evrimcileri Pablo Picasso'nun,
Salvador Dali'nin veya bir başka sürrealist ressamın eserlerine
bakarak, günümüz insanlarının da sözde ilkel olduklarını
öne sürebilirler. Ama bu, hiçbir şekilde gerçeği yansıtmayan
bir yorum olur.
Solda: Öfkeli At, Salvador Dali
Ortada: Pipolu Adam, Pablo Picasso
Sağda: Saat Patlaması, Salvador Dali
|
Geçmiş insanların geride bıraktıkları arkeolojik izlerle, evrimcilere
göre olması gereken anatomik ve biyolojik izlerin birbirleriyle
tutarsızlığı da Darwinizm'in bu konudaki iddialarını bir kez daha
geçersiz kılmaktadır. (Darwinizm'in temel iddiası olan insanın
sözde soy ağacını bilimsel olarak yıkan bilgiler için bkz. Harun
Yahya, Hayatın Gerçek Kökeni.) Evrimci iddiaya göre, insanın
kültürel gelişiminin de biyolojik gelişimiyle doğru orantılı olması
gerekir. Örneğin, insanlar önce basit çizgilerle sanatsal duygularını
ifade etmeli, daha sonra bu çizgiler biraz daha gelişmeli, bu gelişme
yavaş yavaş ilerleyerek sanatsal yetenek doruk noktasına ulaşmalıdır.
Oysa, insanlık tarihine ait bulunan ilk sanatsal izler bu varsayımı
temelden sarsmaktadır. Sanat tarihinin ilk örnekleri olarak kabul
edilen mağara resimleri, oymaları ve kaya kabartmaları dönemin
insanının çok üstün bir sanat anlayışına sahip olduğunu göstermektedir.
Mağaralarda araştırmalar yapan bilim adamları, bu resimleri sanat
tarihinin en önemli ve değerli çalışmalarından biri olarak değerlendirmektedirler.
Resimlerdeki gölgelemeler, perspektifin kullanımı ve zarif çizgiler,
kabartmalarda ustaca yansıtılan derinlik hissi, oymalarda güneş
ışığının çarpmasıyla meydana gelen estetik oynamalar, evrimcilerin
açıklayamayacakları özelliklerdir. Çünkü bunlar Darwinist iddiaya
göre çok daha ileride ortaya çıkması gereken bir gelişmedir.
Fransa, İspanya, İtalya, Çin, Hindistan ve Afrika'nın çeşitli
yerlerinde, kısaca dünyanın farklı bölgelerinde bulunan pek çok
mağara resmi, geçmiş insanın kültürel yapısı hakkında çok önemli
bilgiler sunmaktadır. Bu resimlerde kullanılan üslup ve boyama
teknikleri, araştırmacıları şaşkınlığa düşürecek kalite ve üstünlüktedir.
Darwinist bilim adamları bu resimleri ön yargıyla değerlendirmekte,
duydukları şaşkınlığa rağmen, söz konusu eserleri evrim hikayelerini
süsleyebilmek için taraflı bir şekilde yorumlamaktadırlar. Günümüz
insanının yapısına henüz ulaşmış varlıkların, son derece ilkel
koşullar içinde yaşadıkları mağaralarda, korktukları ya da avladıkları
hayvanların şekillerini resmettiklerini söylemektedirler. Oysa
bu eserlerde kullanılan teknikler söz konusu resmi yapan sanatçıların
çok derin bir kavrayışa, kavradıklarını etkileyici bir şekilde
resmedebilme yeteneğine sahip olduklarını göstermektedir. Kullanılan
boyama teknikleri ise hiç de tahmin edildiği gibi ilkel bir koşulda
yaşamıyor olabileceklerinin bir diğer göstergesidir. Üstelik, mağara
duvarlarına yapılmış bu resimler dönemin insanlarının mağaralarda
yaşadığını gösteren bir delil değildir. Bu eserleri meydana getiren
sanatçılar, pekala, yakın civarda bir evde yaşıyor ama eserlerini
söz konusu mağara duvarlarına yapmayı tercih ediyor da olabilirler.
Neyi resmedeceğini hangi duygu ve düşünceyle seçtiği ise sadece
sanatçının bileceği bir şeydir. Bu resimler üzerine pek çok yorum
yapılabilir, ama yapılabilecek en gerçek dışı yorum bunların ilkellikten
henüz kurtulmuş varlıklar tarafından yapıldıklarıdır. Nitekim, BBC'nin
internette yayınlanan bilim sayfasında yer alan 22 Şubat 2000 tarihli
haberde mağara resimleriyle ilgili olarak şu satırlara yer verilmektedir:
Bunların ilkel adamlar tarafından yapıldığı
düşünülüyordu... Ancak iki bilim adamının yaptığı çalışmalara
göre, antik ressamlarla ilgili bu kanaat tamamen yanlış. Onlar
bu resimlerin kompleks ve modern toplumun kanıtları olduğunu
düşünüyorlar.8

Cezayir'de bulunan yaklaşık 9000 yıl öncesine ait duvar resimleri
Tuc d'Audoubert Mağarası'ndaki bizon kabartmaları (Sağda)
Resimler, resmi yapan kişilerin sanat anlayışını
yansıtır. Ancak bu resimlere bakarak dönemin insanlarının
ne yedikleri, hangi koşullarda yaşadıkları, sosyal ilişkilerinin
nasıl olduğuna dair yorumlar yapmak ve bu yorumların kesin
doğru olduğunu iddia etmek bilimsel bir yaklaşım değildir.
Evrimcilerin ısrarla, dönemin insanlarını kendilerince
ilkel olarak nitelendirmeleri ise ön yargılı tutumlarının
bir neticesidir. Resmedilmiş insan figürlerinin üzerinde,
kalın balık sırtı kumaş olduğu görülmektedir. Bu da evrimcilerin
iddia ettiği gibi, bir zamanlar insanların yarı çıplak
dolaşan, ilkel varlıklar olmadıklarını göstermektedir. |
Günümüz sanat anlayışının pek çok eseri de, binlerce yıl sonra
aynı mantıkla değerlendirilseydi, 21. yüzyıl toplumunun ilkel bir
kabile mi yoksa gelişmiş bir medeniyet mi olduğu sorusu birçok
tartışmaya neden olabilirdi. Bundan 5000 sene sonra günümüz ressamlarının
tabloları hiç zarar görmeden bulunsa ve günümüzle ilgili hiçbir
tarihi belge kalmamış olsa o dönemin insanları çağımız hakkında
ne düşünürlerdi? Van Gogh'un ya da Pablo Picasso'nun eserlerini
bulan geleceğin insanları, evrimci mantığa göre hareket ediyor
olsalar, günümüz toplumu için nasıl yorumlar yaparlardı? Manzara
resmi çizen Claude Monet'den dolayı "Daha sanayi gelişememiş,
insanlar tarım hayatı yaşıyorlardı" veya Kandinsky'nin soyut
resimlerinden dolayı, "Henüz okuma yazma bilmeyen gelişmemiş
insanlar çeşitli karalamalarla anlaşabiliyorlardı" yorumunu
yapmak günümüz hakkında onları doğru sonuçlara ulaştırabilir miydi?
MAĞARA RESİMLERİNDEKİ ÜSTÜN BOYA TEKNİĞİ
Fransız Pireneleri'ndeki Niaux Mağarası, eski dönemde yaşayan insanların yaptıkları birbirinden etkileyici resimlerle doludur. Resimler üzerinde yapılan karbon testleri bu eserlerin yaklaşık 14 bin yıl önce yapıldıklarını göstermektedir. Niaux Mağarası'ndaki resimler 1906 yılında gün ışığına çıkarılmışlardır ve o günden bu yana da detaylı olarak incelenmektedirler. Mağaranın en süslü bölümü, Siyah Salon olarak adlandırılan karanlık bir kesimdeki yüksek bir oyuktan oluşan köşedir. Bizon, at, geyik ve dağ keçisi resimlerinin olduğu bu bölümle ilgili olarak, Modern İnsanın Kökeni kitabında Roger Lewin şu yorumu yapmaktadır: "... kompozisyonlar, yapılışlarında yaratıcılık ve bilincin etkili olduğu izlenimini vermektedir."9

|
Mağara resimlerinde kullanılan
boyalar, kimya eğitimi almış bir üniversite öğrencisinin
dahi elde etmesinin oldukça zor olduğu bir karışımla yapılmıştır.
Çok kompleks formüllü bu boya karışımlarını, kimya mühendisleri
ancak laboratuvarlarda elde edebilirler. Talk, barit, potasyum
feldispat ve biyotit gibi maddelerin kullanımıyla elde edilen
boyaların, detaylı bir kimya bilgisi gerektirdiği açıktır.
Bu bilgiye sahip olan insanları ise sözde "yeni gelişmiş" olarak
nitelemek mümkün değildir. |
 |
Bu resimde sanatçı, üç
boyutlu bir görüntü oluşturmuş. Üç boyutlu görüntü oluşturmak
ancak çok iyi sanat ve resim eğitimi almış kişilerin yapabileceği
bir tekniktir. Pek çok kişi bu detaylı sanatı uygulayamaz. |
Tarihleri MÖ 35 binli
yıllara kadar uzanan mağara resimlerindeki boyalarda dönemin
insanları, mangan oksid, demir oksid, demir hidroksid, dentin
kili (omurgalı hayvanların dişlerindeki kolajen ve kalsiyum
tuzundan meydana gelen iç kısım) gibi elementler ve maddeler
kullanıyorlardı. Kimya eğitimi olmayan bir insandan, bu resimlerden
herhangi birindeki boyayı elde etmesi istense, bu kişi hangi
elementi kullanacağını, bu elementi nereden, nasıl bulabileceğini,
hangi elementi hangisiyle, nasıl karıştırması gerektiğini
bilemez. Ayrıca dönemin insanlarının sadece kimya konusunda
değil, hayvan anatomisi konusunda da bilgili oldukları anlaşılmaktadır.
Omurgalı hayvanların dişlerindeki kolajen ve kalsiyum tozlarından
oluşan maddelerden faydalanmaları bunun bir göstergesidir. |
Soldaki
at resmi Niaux Mağarası'ndaki resimlerden biridir. Yapılan
çalışmalar bu resmin yaklaşık 11 bin yıl öncesine ait olduğunu
göstermiştir. Resmin, bölgede yaşayan atllarla olan benzerliği,
resmi yapan kişinin yeteneğini göstermesi açısından dikkat
çekicidir. Bu resimleri yapanların, gelişmiş bir sanat anlayışına
sahip kişiler olduğu açıktır. Söz konusu resimlerin mağara
duvarlarına yapılmış olması bu kimselerin ilkel koşullarda
yaşadığını gösteren bir delil kesinlikle değildir. Sadece
kişisel seçimleri nedeniyle tuval olarak bu duvarları kullanmış
olmaları oldukça yüksek bir ihtimaldir. |
Bu resimlerle ilgili bilim adamlarının ilgisini çeken en önemli unsurlardan biri de kullanılan boyama tekniğidir. Yapılan araştırmalar, bu resimlerde doğal ve yerel kaynakların biraraya getirilerek özel karışımlar elde edildiğini göstermektedir. Şüphesiz bu, ilkellikten henüz çıkmış varlıkların yapamayacağı bir düşünme, planlama ve üretme yeteneğinin göstergesidir. Roger Lewin, bu boyama tekniğini şöyle anlatmaktadır:
Boya yapımında kullanılan maddeler (pigmentler) ve mineral dolgu maddeleri, Üst Paleolitik insanlarca özenle seçilerek, özel bir karışım oluşturmak üzere 5-10 mikrona dek inceltiliyordu. Siyah boya, tahmin edileceği gibi, odun kömürü ve manganezdioksitti. Ancak ilgi, daha çok, dolgu maddeleri üzerine yoğunlaşmıştı. Dolgu maddeleri, renklere canlılık verdiği gibi, adından da anlaşılacağı üzere, boyayı kalınlaştırmaya da yarar. Dört değişik türü olduğu anlaşılan bu maddeleri, araştırmacılar birden dörde kadar sıralamışlardır: Talk, barit, potasyum feldispat ve biyotit (mika) ağırlıklı feldispat potasyum. Clottes ve arkadaşları bu dolgu maddelerini kendileri de denemişler ve çok etkili olduğunu görmüşlerdir.10
Görüldüğü gibi kullanılan teknik, son derece ileridir. Bu da açık bir gerçeği yeniden gözler önüne sermektedir: Geçmişte ilkel olarak adlandırılan herhangi bir varlık yaşamamıştır. İnsan ilk var olduğu günden beri, düşünme, konuşma, akletme, kavrama, değerlendirme, plan yapma, üretme yeteneği olan üstün bir varlıktır.
Resimlerini renklendirmek için dolgu maddesi kullanan, bu dolgu maddelerini hazırlamak için tarik, barit, potasyum feldispat ve biyotit gibi kimyasalları başarıyla biraraya getiren kimselerin sözde maymunsuluktan yeni çıkmış, henüz medenileşmiş varlıklar olduklarını iddia etmek akla ve mantığa aykırıdır.
BLOMBOS MAĞARASI'NDA BULUNAN ESERLER, İNSANIN EVRİMİ SENARYOSUNU BİR KEZ DAHA YIKIYOR!
Güney Afrika sahillerindeki Blombos Mağaralarında yapılan kazılarda elde edilen veriler, insanın evrimi senaryosunu bir kez daha alt üst etti. Daily Telegraph gazetesi konuyla ilgili haberi, "Taş Devri Adamı O Kadar Saf Değilmiş" (Stone Age Man Wasn't So Dumb) başlığıyla verdi. Birçok gazete ve dergide ise haber, "eski insanlarla ilgili teorilerin tamamen değiştirilmesi gerektiği" şeklinde yorumlandı. Örneğin BBC News konuyu şu şekilde bildiriyordu: "Bilim adamları bu buluşun, modern düşünme yöntemlerinin tahmin edilenden çok daha önce gelişmiş olduğunu gösterdiğini düşünüyorlar."11

Blombos Mağarası'nda bulunan üstte görülen boncuklar ve bulunan
çeşitli süs malzemeleri, dönemin insanlarının estetikten
anlayan, sanatı bilen, güzellikten hoşlanan kişiler olduğunu
göstermektedir. Bunlar sözde ilkel varlıklar tarafından
meydana getirilmiş olamaz. |
Blombos Mağaralarında, bundan 80 bin -100 bin yıl öncesine ait toprak boya kalıpları bulunmuştu. Bu kalıpların hem vücut hem de sanat eserlerinin boyamasında kullanıldığı tahmin edilmekteydi. Bu buluştan önce bilim adamları, insanın düşünme, kavrama ve üretme yeteneğinin geliştiğini gösteren verilerin en erken 35 bin yıl önce ortaya çıktığını öne sürüyorlardı. Bulunan bu kalıplar ise söz konusu iddiayı tamamen sarstı. Evrimci bilim adamlarının sözde ilkel, hatta yarı maymunsu olarak nitelendirdikleri bu dönemin insanları, tıpkı günümüz insanları gibi kavrama ve üretme yeteneğine sahipti.
CHAUVET MAĞARASI'NDAKİ OLAĞANÜSTÜ RESİMLER
Chauvet Mağarası 1994 yılında keşfedildi ve bulunan resimler, bilim dünyasında büyük yankı uyandırdı. Bundan önce Ardeche'deki sanat eserleri, Lascaux'daki 20 bin yıllık resimler ya da İspanya Altamira'daki 17 bin yıllık eserler de ilgi çekmişti ama Chauvet'deki eserler çok daha eski bir zamana aitti. Karbon-14 yöntemiyle yapılan tarihlendirme çalışmaları sonucunda, bu resimlerin yaklaşık 35 bin yıllık olduğu ortaya çıktı. National Geographic dergisinde Chauvet'deki eserlerle ilgili şu yorum yapılmaktaydı:
Mağaranın ilk fotoğrafları uzmanlar kadar kamuoyunu da büyüledi. On yıllar boyunca akademisyenler sanatın ilkel çizimlerden canlı, natüralist resimlere doğru kademeli olarak ilerlediği kuramını ortaya koymuşlardı... Daha ünlü mağaralarda yer alan resimlerin yaklaşık iki katı yaşında olan Chauvet'deki resimler, sadece tarih öncesine ait sanatın bulunduğu en yüksek noktayı değil, aynı zamanda sanatın bilinen en eski başlangıcını temsil ediyordu. 12
Chauvet
Mağarası'ndaki "Atlar Paneli", yaklaşık 6 metre
uzunluğunda bir duvar tablosudur. Saldırı halindeki gergedanlar,
gür yeleli atlar, bizonlar, aslanlar ve uzun boynuzlu bir
tür sığır sürüsünün resmedildiği bu tablo, hayranlık uyandırıcı
bir estetiğe sahiptir. Evrimcilerin ilkel çizimler bekledikleri
bir dönemde sanatın bu derece gelişmiş olması, Darwinist
iddialara göre açıklanması mümkün olmayan bir durumdur.
|
| Mağara resimlerindeki
gelişmiş sanat anlayışı karşısında, evrimci National
Geographic dergisi bu resimleri, "Bizim gibi
insanlar" başlığıyla sundu. |

Üstte solda Chauvet Mağarası'nda kırmızı boya maddesi kullanılarak
resmedilmiş leopar resmi. Sağda ise yaklaşık 6 metre
uzunluğundaki panelin atlar bölümünden bir kesit görülmektedir. |
LASCAUX MAĞARALARINDAKİ 16.500 YILLIK ASTRONOMİ HARİTALARI
Münih Üniversitesi'nden araştırmacı Dr. Micheal Rappenglueck, Lascaux Mağaralarında yaptığı incelemeler neticesinde, bu mağaraların duvarlarında yer alan resimlerin astronomik anlamlar taşıyor olabileceğini ortaya çıkarmıştır. Mağara duvarlarında yer alan figürler, fotogrametri yöntemi kullanılarak bilgisayar ortamında yeniden yapılandırılmış ve ortaya çıkan geometrik çizim, dairelerin, açıların ve düz çizgilerin birer anlam taşıyor olabileceğini göstermiştir. Bilgisayar ortamında yapılan hesaplamalara, ekliptik eğrilik, ekinoksun eksen sapması, yıldızların düzenli hareketleri, Ay'ın ve Güneş'in çap ve yarı çap ölçümleri, evrendeki kırılmalar ve bastırılmalarla ilgili tüm değerler eklenmiştir. Ve yapılan incelemeler sonucunda bu çizimlerin bazı yıldız takımlarını ve Ay'ın belirli hareketlerini işaret ettiği görülmüştür. BBC kanalı bilim ve teknik bölümü konuyla ilgili şu bilgilere yer vermiştir:
Orta Fransa'da bulunan Lascaux Mağaralarındaki ünlü duvar resimlerinde tarih öncesine ait (gece) gökyüzü haritası keşfedildi. 16.500 yıllık tarihe sahip olduğu tahmin edilen harita, günümüzde Yaz Üçgeni (summer triangle) olarak bilinen üç parlak yıldızı gösteriyor. Lascaux çizimleri arasında ayrıca, Pleidas yıldız kümesinin de haritası bulundu... 1940'larda keşfedilen duvarlar atalarımızın sanatsal kabiliyetini gösteriyordu. Ancak bugün artık söz konusu çizimlerin, onların bilimsel bilgi seviyesini de gösterdiği anlaşılmıştır.13

Bilim adamlarının araştırmalarına göre, at resminin alt kısmında
yer alan noktalar, Ay'ın 29 günlük devrini göstermektedir.
Geyik resminin altına çizilmiş olan 13 noktalı
dizi ise, Ay'ın bir ay içindeki döngüsünün yarısını temsil
etmektedir.
|
Darwinistlerin iddialarına göre, bu resimleri yapanlar sözde ağaçlardan henüz inmiş, zihinsel gelişimlerini henüz tamamlamaya başlamış varlıklardır. Ancak gerek bu resimlerin sanatsal değerleri, gerekse son araştırmaların gösterdiği neticeler, evrimcilerin bu iddialarını geçersiz kılmaktadır. Söz konusu resimleri yapanlar hem üstün bir estetik anlayışa, hem gelişmiş sanat tekniğine, hem de araştırmaların gösterdiğine göre bilimsel bilgiye sahip insanlardır.
|
|
Üstte solda - Lascaux Mağarası'ndan Rotunda'nın
kuzey duvarı
Üstte sağda - Lascaux Mağarası'ndan 17.000 yıllık hayvan
figürleri
Üstte altta - At figürü
Resimlerde hareketlilik ve canlılık mükemmel
bir şekilde yansıtılmıştır. Bu resimler, akademik eğitim
alan kişilerin yapabileceği kalitede, son derece estetik
çalışmalardır. Böyle mükemmel sanat eserleri ortaya çıkaran
kimselerin zihinsel olarak geri olduklarını söylemek mümkün
değildir. |
"En Eski Ay Takvimi Tanımlandı" başlığıyla BBC'nin
internet sitesinde yer alan haber, Darwinistlerin "toplumların
evrimi" iddiasını bir kez daha çürüten bilgiler içermekteydi. |
KUZEY AFRİKA'DAKİ KAYA KABARTMALARI VE RESİMLERİ, EVRİMCİLERİ HAYRETE DÜŞÜRÜYOR
Yaklaşık 7 bin yıllık olan bu zürafa kabartmaları, görenlere "sürünün hareket halinde olduğu hissini" verecek mükemmellikte yapılmış. Bu eserin düşünebilen, muhakeme yeteneği olan, kendisini ifade edebilen, üretebilen, sanat anlayışı olan insanların ürünü olduğu çok açıktır.
Yine yaklaşık 7 bin yıllık olan bu resimde, müzik aleti çalan bir adam görülmektedir. Yandaki diğer resimde de, Botswana'da yaşayan Dzu yerlilerinden biri benzer bir müzik aletini çalarken görülmektedir. 7 bin yıl önce kullanılan bir müzik aletinin çok benzerinin bugün halen kullanılıyor olması dikkat çekici bir durumdur. Bu, Darwinistlerin iddiasını yıkan örneklerden biridir. Darwinizm'in iddia ettiği gibi medeniyet hep ileri gitmemekte kimi zaman da binlerce yıl aynı şekilde kalmaktadır. Bu adam 7 bin yıldır var olan bir müzik aletini kullanmaya devam ederken, dünyanın öbür ucunda en gelişmiş müzik aletleriyle senfoniler bestelenmekte, her iki kültür de aynı dönemde yaşanmaktadır.

Üstteki 7 bin yıllık duvar resminde görülen flüt çalan insan
figürü, dönemin insanlarının müzik bilgisine ve kültürüne
dolayısıyla, gelişmiş bir zihniyete ve medeniyete sahip
olduklarını göstermektedir. Ortadaki resimde ise günümüzde
Botswana'da yaşayan yerlilerden biri, benzer bir müzik
aletini çalarken görülüyor. |
TARİHİN İLK ŞEHRİ OLARAK KABUL EDİLEN ÇATALHÖYÜK, EVRİMİ REDDEDİYOR
MÖ 9000 yılına ait olduğu kabul edilen Çatalhöyük, tarihin ilk şehirlerinden biri olarak nitelendirilmektedir. İlk buluntularla birlikte, arkeoloji dünyasında büyük tartışmalar başlamış, evrimci iddiaların bir kez daha geçersizliği görülmüştür. Arkeolog James Melaart -kendisini de hayrete düşüren- bölgedeki gelişmişliği şu şekilde anlatmaktadır:
Neolitik dönemin önde gelen toplumlarından biri olan Çatalhöyük'teki gelişmiş toplumun sahip olduğu teknolojik özellikler hayrete düşürücüdür... Örneğin, obsidyen (sert bir volkanik cam türü) bir aynayı nasıl olup da hiç çizmeden parlatmışlardır, ya da taş boncuklarda günümüzün çelik iğnelerinin dahi açmakta zorlanacağı delikleri açmayı nasıl başarmışlardır? Ne zaman ve nasıl bakırı, kurşunu ve diğer metalleri eritmeyi öğrenmişlerdir?14
Bulgular Çatalhöyük'te yaşayan insanların gelişmiş şehircilik anlayışına, planlama, tasarlama, hesaplama yapma kabiliyetine sahip olduklarını, sanat anlayışlarının ise tahmin edilenden çok daha ileri olduğunu göstermiştir. Kazı ekibinin günümüzdeki lideri Prof. Ian Hodder, burada elde edilen bulguların evrimci iddiaları geçersiz kıldığını şöyle ifade etmektedir:
Nereden geldiği belli olmayan şaşırtıcı bir sanatları var. Çatalhöyük'ün coğrafi konumunu da açıklamak bayağı zor. Dönemine ait yerleşim yöreleriyle doğrudan bir coğrafi bağlantısı yok... Ortaya çıkarılan sıvaüstü resimler dönemine göre çok ileri. Bu insanlar bu sanat seviyesine neden ve nasıl ulaştılar?... Sorulması gereken esas soru bu: Bir grup insan nasıl olup da bu kadar muazzam bir kültürel başarı sağlayabiliyor? Aniden ve yoktan son derece önemli sanat eserleri oluşturmuşlar... Bildiğimiz kadarıyla Çatalhöyük'te elde edilen kültürel gelişmede bir evrim bulunmuyor.15
EVRİMCİLERİ ŞAŞIRTAN 400 BİN YILLIK MIZRAKLAR
Almanya'nın Schöningen şehrinde 1995 yılında, Alman arkeolog Hartmut Thieme tarafından birtakım ahşap kalıntılar bulundu. Bunlar, dikkatlice ve özenle yapılmış mızraklardı, yani bulunan en eski tarihli avlanma aracıydılar. Bu buluntular, evrimciler arasında büyük şaşkınlığa neden oldu, çünkü evrimci görüşe göre sistematik avlanma modern insanın ortaya çıktığı varsayılan bundan yaklaşık 40 bin yıl öncesinde başlamış olmalıydı. Hatta bu hikayeye uygun olması için daha önce bulunan Clacton ve Lehringen mızrakları göz ardı edilmiş, bunların sadece yeri kazmakta kullanılan sopalar veya kar sondaları olduğu iddia edilerek, yaşları küçültülmüş ve evrim yalanı devam ettirilmeye çalışılmıştı16
Mızrakların tarihleri ise çok daha eskiyi gösteriyordu: Yaklaşık 400 bin yıl öncesini... Üstelik Schöningen mızraklarının yaşı o kadar kesindi ki, konuyla ilgili Nature dergisinde yazısı yayınlanan Sheffield Üniversitesi arkeologlarından Robin Dennell, bu mızrakların yaşını değiştirmenin ya da bunlarla ilgili sahte yorumlarda bulunmanın mümkün olmadığını şöyle ifade ediyordu:
Ama Schöningen buluntuları hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde mızraktırlar, bunları kar sondası veya kazı sopaları olarak nitelendirmek, elektrikli matkapların kağıt ağırlığı olduğunu iddia etmekten farklı değildir.17
Bu mızrakların evrimci bilim adamlarını şaşırtmasının bir nedeni de, mızrakların yapılabilmesi için gerekli olan planlama, hesaplama, üretme yeteneklerinin o dönemde yaşayan sözde ilkel insanlarda olmadığı yanılgısıdır. Oysa bu mızraklar, plan yapabilen, hesap yapabilen, aşamalı düşünebilen bir zihnin ürünleridir. Her bir mızrak için yaklaşık 30 yaşındaki ladin ağacının gövdesi kullanılmıştır ve her bir mızrağın uç kısmı ağacın en sert olan yerinden yani tabanından yapılmıştır. Her bir mızrak, tıpkı modern ciritlerde olduğu gibi eşit oranla tasarlanmıştır; ağırlık merkezi, uç noktanın 1/3 uzaklığındadır. Tüm bu bilgiler karşısında Robin Dennell şu yorumu yapmaktadır:
Bu mızraklar, önemli bir zaman ve kabiliyet yatırımı –uygun ağacın seçilmesi, biçimin belirlenmesi ve en son aşamada gerekli şekillendirmenin tasarlanması. Diğer bir deyişle, bu insanlar gelişigüzel "beş dakikalık bir kültürle" yaşamıyorlardı. Daha ziyade, derin bir planlama, gelişmiş bir tasarım ve ahşabı şekillendirmek için sabır görüyoruz ve tüm bunlar, sadece modern insanlarda görebildiğimiz özellikler.18
Mızrakları bulan arkeolog Thieme ise şunları söylemektedir:
Orta Pleistosen gibi erken bir çağda böyle gelişmiş mızrakların kullanılmış olması, eski insan tavırları ve kültürleri hakkındaki pek çok teoriyi yeniden gözden geçirmemizi gerektirmektedir.19
Hartmut Thieme ve Robin Donnell'in de ifade ettikleri gibi, Darwinistlerin insanlık tarihiyle ilgili öne sürdükleri iddialar gerçekleri ifade etmemektedir. Gerçek şudur; insanlık hiçbir zaman evrim geçirmemiştir. Geçmişte geri medeniyetler olduğu gibi son derece gelişmiş ve ileri medeniyetler de yaşamıştır.
URFA, GÖBEKLİ TEPE'DEKİ MEDENİYET İZLERİ

Resimlerde Göbekli Tepe'de bulunan T biçimli taşlar görülmekte.
Bazılarının üzerinde aslan figürü bulunmaktadır.
|
Urfa yakınlarındaki Göbekli Tepe'deki kazılarda, bilim adamları tarafından "olağanüstü ve benzersiz" olarak nitelendirilen buluntular elde edilmiş, üzerinde hayvan rölyeflerinin olduğu, çapı 20 metreyi, boyu insan boyunu aşan dev T şeklinde sütunlar ortaya çıkarılmıştır. Bu sütunlar dairesel olarak dizilmişlerdir. Bilim dünyasını asıl etkileyen özellik ise, bu alanın yaşıdır: Göbekli Tepe'deki alan günümüzden 11 bin yıl önce inşa edilmiştir. Evrimci iddiaya göre, dönemin insanları ilkel taş aletlerle bu görkemli yapıyı inşa etmişlerdir. Bu yanılgıya göre, söz konusu mühendislik harikası, bundan 11 bin yıl önce en ilkel araçlarla çalışan toplayıcı-avcı insanların eseridir. Elbette bu inanılması mümkün olmayan bir hikayedir. Nitekim Göbekli Tepe'deki kazı ekibinin başkanlığını yürüten Prof. Klaus Schmidt de bu gerçeği ifade etmektedir:
O dönemde yaşayan insanların tıpkı bu gün olduğu gibi düşünme kapasiteleri olduğu görülmektedir. Hep düşündüğümüz gibi ilkel insanlar değillerdir. Ağaçtan inip uygarlık kurmaya çalışan maymun benzeri yaratıklar oldukları düşünülmemelidir. Zeka yönünden bakacak olursak bize benzedikleri görülmektedir.20
Arkeolog Klaus Schmidt, bu dev boyuttaki taşların o günün koşullarında nasıl taşındıklarını, nasıl şekillendirildiklerini ortaya çıkarabilmek için kazı ekibiyle birlikte küçük bir deney yapmıştır. Bu deneyde, makinelerin yardımı olmaksızın, sadece tarih öncesi insanların kullandığı ilkel aletlerle devasa bir kaya bloğunu işlemeye çalışmışlar ve çok kısa bir mesafeye taşımayı denemişlerdir. Gerçeklerine oranla daha küçük bir kaya bloğu üzerinde çalışmayı tercih etmişlerdir. Ekibin bir kısmı kütükler, ipler ve kol güçleriyle doğal ve basit kaldıraçlar yaparak taş üzerinde çalışmaya başlamış, diğerleri de ellerinde taşlarla MÖ 9000 yılında yaşayan taş ustaları gibi sert bir zeminde oluk açmaya çalışmışlardır. (Evrimci tarih anlayışına göre, o günlerde metal araçlar olmadığından, taş devrinin insanlarının sert ve keskin uçlu çakmak taşını kullandığına inanılmaktadır.) Taşı oymaya çalışan işçilerin 2 saat boyunca durmaksızın devam eden çalışmaları sonucunda, ortaya sadece belli belirsiz bir hat çıkmıştır. Taşı taşımaya çalışan ekibin 4 saatlik yoğun çalışması neticesinde ise, 12 adam ağır kaya bloğunu sadece 7 metre hareket ettirmeyi başarabilmişlerdir. Yapılan bu deney sonucunda tek bir taş çember alanı oluşturmak için yüzlerce işçinin aylarca çalışması gerektiği ortaya çıkmıştır. Bu basit deney bile açıkça ortaya koymaktadır ki, dönemin insanları evrimci bilim adamlarının ileri sürdüğü gibi ilkel koşullara değil, çok büyük ihtimalle son derece gelişmiş imkanlara sahiptiler.
|
Göbekli Tepe'de
yapılan kazılarda ortaya çıkarılan bir yaban domuzu heykeli.
Bölgede bulunan bazı sütunlar üzerine işlenmiş olan aslan
motifleri. Göbekli Tepe'de bulunan bir insan heykeli. Bu eserlerin bulunduğu dönem evrimcilerin
sözde "taş devri" olarak adlandırdıkları, sadece
taş aletlerin kullanıldığını iddia ettikleri dönemdir.
Bulunan eserler ise bu iddianın doğru olmadığını göstermektedir.
Sadece taş kullanarak bu kayalar üzerine söz konusu desenlerin
işlenemeyeceği, bu heykelin şekillendirilemeyeceği açıktır.
Taşa taşla vurarak kayanın üzerinde bu derece düzgün bir
hayvan figürü elde edilemez. Taşa taşla vurularak heykelin
gözleri, burnu, ağzı biçimlendirilemez. |

Geçmiş dönemlerde yaşayan insanlardan geriye kalan ve sıkça
rastlanılan izlerden biri de çanak çömleklerdir. Bugün
de halen pek çok insan çömlek yapımıyla geçimini sağlamaktadır.
Günümüzden geriye yalnızca bu çömlek parçaları kalsa ve
bunları bulan geleceğin bilim adamları, bizlerin henüz
metali işlemeyi bilmeyen geri bir medeniyet olduğumuzu
öne sürseler, bu iddialarında ne kadar doğruluk payı olurdu?
|
Evrimci anlayışın bir diğer çelişkisi de bu eserlerin meydana getirildiği dönemi, "çanak çömleksiz Neolitik çağ" olarak adlandırmalarıdır. Bu gerçek dışı yoruma göre, bu dönemin insanları henüz çanak çömlek yapacak teknolojiye ulaşmamışlardı. Heykeller yapabiliyor, dev taşları taşıabiliyor, bunları estetik sütunlar haline getirebiliyor, bunların üzerlerine hayvan kabartmaları işleyebiliyor, duvarları resimle süsleyebiliyor, mühendislik ve mimari bilgiyi kullanabiliyor ama henüz çanak çömlek yapmayı bilmiyorlar demek, sadece evrimci ön yargıları savunabilmek için ısrarla söylenen bir kandırmacadır. Kuşkusuz ki sözü edilen eserler bu insanların tahmin edilenden çok daha ileri bir ilme, teknolojiye ve medeniyete sahip olduklarını göstermektedir. Bu T şeklindeki büyük sütunların, nasıl işlendiğinin, oraya nasıl getirildiğinin açıklaması olması gerekir. Bu da söz konusu insanların iddia edildiği gibi ilkel olmadıklarını gözler önüne sermektedir. Nitekim Bilim Teknik dergisinde yer alan bir haberde, Göbekli Tepe'de elde edilen buluntuların, insanlık tarihine dair yaygın bir yanılgıyı açığa çıkardığı ifade edilmektedir: "Bu yeni veriler, insanlık tarihine ilişkin önemli bir yanılgıyı ortaya koyuyor."21 Bu yanılgı, insanlık tarihinin evrim aldatmacası doğrultusunda yorumlanmasıdır.
8 BİN YIL ÖNCE PROFESYONEL YÖNTEMLERLE DİŞ TEDAVİSİ YAPILIYORDU
Bunlar, sana doğru haber (kıssa)
olarak aktardığımız (geçmişteki) nesillerin haberleridir.
Onlardan kimi ayakta kalmış, (hala izleri var, kimi de)
biçilmiş ekin (gibi yerlebir edilmiş, kalıntısı silinmiş)
dir. (Hud Suresi, 100)

|
Pakistan'da yapılan kazı çalışmaları bundan 8 bin yıldan çok daha uzun yıllar önce, dişçilerin diş çürümelerini dolguyla tedavi ettiklerini göstermiştir. Columbia Üniversitesi arkeologlarından Andrea Cucina, Pakistan'da yürüttüğü kazı çalışmalarında bundan 8-9 bin yıl öncesine ait kesici dişlerde küçük delikler fark etmiştir. Yaklaşık 2.5 mm çapındaki bu küçük deliklerin muntazamlığından etkilenen Cucina, konuyla ilgili araştırmalarını derinleştirmiştir. Daha sonra elektron mikroskopları kullanılarak yapılan incelemeler, söz konusu minik deliklerin bakteriler tarafından meydana getirilemeyecek kadar düzgün olduklarını ortaya koymuştur. Yani bunlar bakteriler tarafından meydana getirilen delikler değil, bilinçli müdahale ile oluşturulan, tedavi amaçlı deliklerdir. Minik deliklerin bulunduğu dişlerin hiçbirinde, herhangi bir çürük izine de rastlanmamıştır. Bu da, New Scientist dergisinin ifadesiyle, "Tarih öncesi dişçilerinin, işlerinde ne kadar başarılı olduklarının bir delilidir."22
Evrimci görüşe göre bu dönem, sözde insanların maymunlardan daha henüz ayrıldıkları, son derece ilkel koşullarda yaşadıkları, hatta çanak çömlek yapmayı dahi yeni yeni belli bölgelerde öğrendikleri bir dönemdir. Evrimcilere göre böylesine ilkel koşullarda yaşayan insanların nasıl olup da, ellerinde hiçbir teknoloji olmadan, birtakım taş aletlerle dişlerde muntazam delikler açıp dolgular yaptıkları ise bir muammadır. Açıktır ki, diş tedavisini gerçekleştiren bu insanlar ne ilkeldir ne de ilkel koşullara sahiptirler. Tam tersine, hastalığı teşhis edebilecek, tedavi yöntemleri ortaya koyabilecek düşünce yapısına ve bu yöntemleri başarıyla uygulayabilecek teknik imkanlara sahiptirler. Bu da -bir kez daha- Darwinistlerin, toplumların ilkellikten modernliğe doğru sürekli evrimleştiği yanılgısını geçersiz kılmaktadır.
Eski İnsanların Müzik Tutkusu
Sanatın her dalı gibi müzik de sadece insana hastır. Bundan yaklaşık 100 bin yıl önce yaşamış olan insanların müziğe karşı olan ilgisi, söz konusu kişilerin günümüz insanlarıyla hemen hemen aynı zevklere sahip olduğunun bir başka göstergesidir. Bilinen en eski müzik aleti Libya'nın Haua Fteah isimli yöresinde bulunan ve 70.000 ile 80.000 yıllık olduğu tahmin edilen kuş kemiğinden yapılmış bir flüttür.23 Ayrıca Doğu Kırım'da incelemelerin yapıldığı Prolom II isimli sitede 41 tane düdük bulunmuştur.24 Prolom II sitesinin ise 90.000 ila 100.000 yıl öncesine dayandığı keşfedilmiştir.25

Neandertal ırkından bir insan tarafından yapılmış olan
bu flüt, o dönemde Batı müziğinin temel formu olan yedi
nota ölçüsünün kullanıldığını göstermektedir. Flütün
yapımı ayrı, kullanılması ayrı bir bilgi birikimi, kültür
ve beceri gerektirmektedir.
|
Ancak bu dönemin insanlarının müzik bilgisi bununla da kalmamaktadır. Bir müzikolog olan Bob Fink, Kuzey Yugoslavya'daki bir mağarada arkeolog Ivan Turk tarafından 1995 Temmuzu'nda bulunan, bir ayının uyluk kemiğinden yapılmış olan eski bir kemik flütteki delikleri analiz etti. Karbon testine göre yaşının 43.000 ile 67.000 yıl arasında olduğu düşünülen bu aletin 4 nota çıkardığını ve flütte yarım tonlar ve tam tonların da olduğunu tespit etti. Bu keşif, sözkonusu insanların Batı müziğinin temel formu olan yedi nota ölçüsünü kullandıklarını göstermektedir. Flütü inceleyen Fink, "eski flütün üzerindeki ikinci ve üçüncü delikler arasındaki mesafenin, üçüncü ve dördüncü delikler arasındaki mesafenin iki katı" olduğunu belirtmektedir. Bunun anlamı birinci mesafenin tam notayı, ona komşu olan mesafenin de yarım notayı temsil ettiğidir. "Bu üç nota inkar edilemez bir şekilde diatonik ve modern yahut antika olsun standart diatonik bir ölçekteki gibi ses çıkarır"26 diyen Fink, bunları kullananların müzik kulağı ve bilgisi olan insanlar olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur.
Bütün bu eserler ve arkeolojik buluntular evrim teorisi tarafından açıklanması mümkün olmayan pek çok soruyu gündeme getirmektedir. İnsanların maymunlarla ortak bir atadan geldikleri yanılgısını savunan Darwinizm bu soruların hiçbirini açıklayamaz. Örneğin, on binlerce yıl önce sözde hırıltılar çıkarıp, hayvani bir yaşam sürdüğünü iddia ettikleri maymunumsu varlıkların neden ve nasıl sosyalleşmeye başladıkları sorusu evrimciler için çok büyük bir açmazdır. Bu maymunumsuların neden ağaçlardan yere indikleri, nasıl iki ayakları üzerinde durmaya başladıkları, akıllarının ve yeteneklerinin ne şekilde geliştiği gibi sorular karşısında evrim teorisi bilimsel ve akılcı cevaplar veremez. Bu konuda ileri sürülen açıklamalar yalnızca birtakım ön yargılardan ve hayal ürünü hikayelerden ibarettir.
Evrimcilere "Dallardan dallara atlayarak dolaşan maymunlar, ne olmuştur da yere inmeye karar vermişlerdir?" diye sorarsanız, bunu iklim koşullarının gereği diye cevaplarlar. "Diğer maymunlar da onları taklit ederek yere inebilecekken, neden dallarda dolaşmayı tercih etmişlerdir? Ya da bu iklim koşulları neden sadece bir kısım maymunu etkilemiştir? Aynı iklim koşullarında yaşayan diğer maymunları yere inmekten alıkoyan nedir?" gibi ilk planda aklınıza gelen pek çok soru ise evrim teorisi tarafından akılcı ve mantıklı bir şekilde cevaplanamaz. "Yere inen maymunlar nasıl olmuştur da iki ayakları üzerinde yürümeye başlamışlardır?" diye bir soru sorarsanız evrimciler bu soruya da kendilerince farklı açıklamalar getirmeye çalışırlar. Örneğin bazı evrimciler, diğer güçlü hayvanlardan korunma ihtiyacı nedeniyle bu maymunumsuların arka ayakları üzerinde dik durmaya karar verdiklerini söylerler. Ama bu açıklamaların hiçbiri bilimsel değildir.

Taşa şekil vermek için demir veya çelikten yapılmış çeşitli
aletler kullanılması gerekir. Geçmişte yaşayan toplumlar
da, tıpkı günümüzdeki gibi, taşları kesip şekillendirirken
bu tarz aletler kullanmışlardır.
|
Öncelikle iki ayaklılığın evrimi diye bir şey söz konusu bile
değildir. İnsan iki ayağı üzerinde dik yürür. Bu, başka hiçbir
canlıda rastlanmayan, çok özel bir hareket şeklidir. Burada belirtilmesi
gereken en önemli noktalardan biri iki ayaklılığın bir avantaj
olmadığıdır. Zira, maymunların hareket şekli insanın iki ayaklı
yürüyüşünden daha kolay, hızlı ve verimlidir. İnsan ne bir şempanze
gibi ağaçlar arasında daldan dala atlayarak ilerleyebilir, ne de
bir çita gibi saatte 125 km. hızla koşabilir. Aksine insan, iki
ayağı üzerinde yürüdüğü için, yerde çok daha yavaş bir biçimde
hareket edebilir ve bu nedenle doğadaki canlıların en savunmasızlarından
biridir. Dolayısıyla, evrim teorisinin kendi mantığına göre, maymunların
iki ayaklı yürümeye yönelmelerinin hiçbir anlamı yoktur. Aksine,
evrimin hikayelerine göre insanlar dört ayaklı hale gelmelidirler.
Evrimci iddianın bir diğer
çıkmazı ise, iki ayaklılığın Darwinizm'in "aşama aşama gelişme" modeline
kesinlikle uymamasıdır. Evrimin temelini oluşturan bu model, evrimin
bir aşamasında iki ayaklılıkla dört ayaklılık arasında "karma" bir
yürüyüş olmasını zorunlu kılar. Oysa İngiliz paleoantropolog Robin
Crompton, 1996 yılında bilgisayar yardımıyla yaptığı araştırmalarda
bu çeşit bir "karma" yürüyüşün imkansız olduğunu göstermiştir.
Crompton'un vardığı sonuç şudur: Bir canlı ya tam dik, ya da tam
dört ayağı üzerinde yürüyebilir.27 Bu ikisinin
arası bir yürüyüş biçimi, enerji kullanımının aşırı derecede artması
nedeniyle mümkün olmamaktadır. Bu yüzden yarı-iki ayaklı bir canlının
var olması mümkün değildir.
Bu sözde ilkel varlıkların nasıl akıllı ve sosyal davranışlar
geliştirdikleri sorusunun cevabı da evrimcilerin hezeyanlarına
göre, toplu halde yaşadıkları, böylece akıllı ve sosyal davranışlar
geliştirdikleridir. Oysa sürü halinde yaşayan yalnızca bu sözde
ilkel varlıklar değildir. Goriller, şempanzeler, maymunlar ve daha
pek çok hayvan türü sürüler halinde yaşamaktadır. Ama bunların
hiçbiri insanlar gibi akıllı ve sosyal davranışlar geliştirmemiştir.
Hiçbiri sanatsal yapılar inşa etmemiş, astronomiyle ilgilenmemiş,
dev anıtlar yapmamış, kısaca akıl ve yetenek sergileyememiştir.
Çünkü akıllı ve bilinçli davranış yalnızca insanlara has özelliklerdir.
Geçmişten günümüze izi kalan tüm bu eserler de, bizler gibi akıl
ve şuura sahip, hesaplama, planlama, üretme yeteneği olan insanlar
tarafından meydana getirilmiştir. Bu insanların ilkel koşullarda
yaşadıkları iddiası ise bizzat arkeolojik bulgular tarafından yalanlanmaktadır.
EVRİMCİLERİN, TEORİLERİNİ
SAVUNACAK HİÇBİR BİLİMSEL DELİLLERİ YOKTUR
Evrimciler, insanın maymunlarla ortak bir
atadan evrimleştiği iddiasını delilsiz olarak kabul ederler,
ancak bu evrimin nasıl olduğu sorusuna "bilmiyoruz,
belki gelecekte bir gün anlarız" şeklinde hiçbir bilimsel
değeri olmayan bir cevap verirler. Örneğin evrimci paleoantropolog
Elaine Morgan şu itiraflarda bulunur:
İnsanlarla (insanın evrimiyle) ilgili en önemli
dört sır şunlardır: 1) Neden iki ayak üzerinde yürürler?
2) Neden vücutlarındaki yoğun kılları kaybettiler? 3) Neden
bu denli büyük beyinler geliştirdiler? 4) Neden konuşmayı
öğrendiler? Bu sorulara verilecek standart cevaplar şöyledir:
1) Henüz bilmiyoruz. 2) Henüz bilmiyoruz. 3) Henüz bilmiyoruz.
4) Henüz bilmiyoruz. Sorular çok daha artırılabilir, ama
cevapların tekdüzeliği hiç değişmeyecektir. (Elaine Morgan, The
Scars of Evolution, New York: Oxford University Press,
1994, s. 5) |
EVRİMCİLERİN ÖNE SÜRDÜĞÜ İNSANLIK TARİHİ TABLOSUNU YALANLAYAN BULGULAR
Arkeolog Micheal A. Cremo ve Richard L. Thompson tarafından hazırlanan Forbidden Archeology (Yasaklanmış Arkeoloji) kitabında sunulan deliller, evrimcilerin öne sürdükleri insanın tarihi tablosunu alt üst etmektedir. Bu bulgular, evrimci anlayışa göre, hiç umulmadık dönemlerde umulmadık kalıntıları ortaya koymaktadır. Örneğin, 1950'lerde Kanada Ulusal Müzesi'nden araştırmacı Thomas E. Lee, Huron Gölü kuzeyinde, Sheguiandah'daki buzulların bıraktığı tortuların içinde gelişmiş taş aletler bulmuştur. Bunların yaşlarının 65 bin ile 125 bin arasında olduğu meydana çıkınca, araştırma sonuçlarının yayınlanması ertelenmiştir. Çünkü bilim dünyasına hakim olan yanılgıya göre, Kuzey Amerika'ya ilk insanların gelişi 120 bin yıl önce Sibirya'dan olmuştu ve bunun daha önce olduğunun iddia edilmesi mümkün değildi.
Kitapta verilen bir başka örnek de şöyledir: Arjantin, Miramar'da arkeolog Carlos, Ameghino Pliosen dönemine ait bozulmamış 3 milyon yıllık oluşumlarda bola taşları bulmuştur. Aynı katmanda, artık Güney Amerika'da soyu tükenmiş bir Güney Amerika memelisi kemiği bulmuştur. Bu kemiğin içine gömülü durumda bir çakmak taşı ok ucu da vardı. Daha sonra bir başka araştırmacı aynı oluşumun içinde bir insan çenesi parçası buldu. Oysa Darwinistlere göre, bola taşları ve ok uçları yapabilen insanlar ancak 100-150 bin yıl önce ortaya çıkmıştı. Dolayısıyla, 3 milyon yıl öncesine ait bola taşları, bu taşların içinde bulunan kemikler ve ok ucu evrimciler için açıklanması mümkün olmayan bulgulardır. Ve bu durum evrim teorisinin bilimsel bulgularla çeliştiğini bir kez daha göstermektedir.28
İngiliz araştırmacı-yazar Micheal Baigent ise Ancient Traces (Antik İzler) kitabında, 1891 yılında 260-320 milyon yıllık bir altın zincirin bulunduğunu anlatmaktadır. Bu zincirin 8 karat altın ve 16 karat başka bir metalin alışımından yapılmış olduğu anlaşılmıştır. Bir kömür parçasının içinden çıkan bu altın zincirin orta kısmı iyice eskiyip aşınmış, ama uç kısımları sağlam durumdadır ve iki ucu birbirine sıkıca bağlıdır. Aşınmış kısımın, kömür içine iyice işlemiş izi de vardır. Tüm bunlar, bulunan zincirin, kömür parçası kadar eski olduğunu göstermektedir. Kömürün çıkarıldığı madendeki yatakların tarihi ise 260-320 milyon yıl arasındadır. (Cremo and Thompson, Forbidden Archaeology, s. 392) Evrimcilerin, insanın dahi olmadığını iddia ettikleri bir dönemde, medeniyetin önemli göstergelerinden biri olan altın takının bulunması, evrimcilerin çizdiği insanlık tarihi tablosunu yerle bir etmektedir.
Bir toplumun mücevher kullanması, süs eşyaları meydana getirmesi, o toplumun medeni bir yaşam sürdüğünün önemli delillerindendir. Üstelik altın zincirin yapılabilmesi hem uzmanlık hem de teknik donanım gerektiren bir iştir. Taştan aletler kullanarak ham altından düzgün bir zincir meydana getirilemez. Açıktır ki, günümüzden milyonlarca yıl önce yaşayan insanlar da, takı ve mücevheri biliyor, estetikten zevk alıyor, insani bir yaşam sürüyorlardı.
İnsanlık tarihinin evrimi teorisini yıkan bulgulardan biri de, 387 milyon yıllık olduğu tahmin edilen demir çivi parçasıdır. Sir David Brewster tarafından British Association for the Advancement of Science (İngiliz Bilimsel Gelişme Birliği)'ne sunulan raporda yer alan bilgiye göre, çivi kum taşı içinde bulunmuştur. Kum taşının çıkarılmış olduğu taş yatağı Erken Devonian dönemine aittir, yaklaşık 387 milyon yaşındadır. (Brewster, Queries and Statements Concerning a Nail Found Embedded in a Block of Sandstone, II, s. 51)
Burada sadece birkaç örneğine yer verdiğimiz bulgular, insanın evrimcilerin iddia ettiği gibi hiçbir zaman yarı hayvan-yarı insan bir varlık olmadığını, asla hayvani bir yaşam sürmediğini göstermektedir. Micheal Baigent, benzer örnekleri saydıktan sonra konuyla ilgili şöyle bir yorum yapmaktadır:
... Açıktır ki, bu verilerin hiçbiri dünya tarihiyle ilgili klasik tutucu bilimsel anlayış tarafından açıklanamaz... Aslında bu deliller -sadece örneklerini incelediklerimizden bir teki bile-, göstermektedir ki, modern insan yeryüzünde çok uzun zamandan beri yaşamaktadır. (Micheal Baigent, Ancient Traces, s. 14)
Baigent'in klasik tutucu olarak nitelediği evrimci zihniyet, gerçekten de bu bulgular karşısında çaresizdir. Arkeoloji tarihi, bu gibi binlerce örnekle doludur. Ancak evrimci zihniyet bu önemli örnekleri özenle halktan gizler, kendisi de göz ardı eder. Darwinistler ideolojilerini ne kadar ayakta tutmaya çalışsalar da, evrimin bir yalan olduğu Yaratılış'ın ise reddedilmesi mümkün olmayan bilimsel bir gerçek olduğu tüm delilleriyle ortadadır. Allah insanı yoktan yaratmış, ona ruhundan üflemiş ve bilmediklerini öğretmiştir. Allah'ın ilhamıyla insan, var olduğu ilk günden bu yana insan gibi bir hayat sürmüştür.
"AYN GEV 1" KAZI ALANINDA ELDE EDİLEN BULGULAR, TARİHİN EVRİMİ TEZİNİ YALANLIYOR
Yapılan araştırmalar, binlerce yıl önce yaşayan insanların, günümüzde köylerde kullanılan aletlerin benzerlerini kullandıklarını ortaya koymaktadır. Bugünkü Filistin topraklarında MÖ 15.000'e ait olan "Ayn Gev 1" adlı kazı yerinde, konut olarak kullanılan yuvarlak bir kulübenin temellerinde tahıl öğütme taşları, taş bir havan ve oraklar bulunmuştur. Bu aletlerin en eskileri MÖ 50.000 seneden daha evvelki zamanlara aittir.29
Kazılarda bulunan bütün bu objeler, insanoğlunun ihtiyaçlarının her dönemde aynı olduğunu ve -sahip oldukları teknolojiyle doğru orantılı olmakla birlikte- buldukları çözümlerin de birbirine benzediğini gözler önüne sermektedir. Tahıl öğütme taşları, havan, orak gibi günümüzde çeşitli köylerde en çok kullanılan ve ihtiyaç duyulan aletler o dönemde de kullanılmışlardır.
 |
|
7. Roger Lewin, The Origin
of Modern Humans, W.H. Freeman and Company, New York,
1993, sf. 148
8. BBC News, 22 Şubat 200
9. Roger Lewin, The Origin of Modern Humans, W.H. Freeman and Company,
New York, 1993, sf. 193
10. Roger Lewin, The Origin of Modern Humans, W.H. Freeman and Company,
New York, 1993, sf. 193
11. BBC News, 10 January 2002
12. National Geographic, Ağustos 2001, sf. 156
13. BBC News, 9 Ağustos 200
14. http://www.goldenageproject.org.uk/ 108catalhuyuk.html
15. Fenomen, 15 Eylül 1997, sf. 45
16. Robbin Dennell, "The World's Oldest Spears", Nature 385,
Feb. 27, 1997, sf. 767
17. Robbin Dennell, "The World's Oldest Spears", Nature 385, Feb. 27,
1997, sf. 767
18. Robbin Dennell, "The World's Oldest Spears", Nature 385,
Feb. 27, 1997, sf. 767
19. Robbin Dennell, "The World's Oldest Spears", Nature 385,
Feb. 27, 1997, sf. 767
20. Taş Devrinde Yaşam, Terra X Belgeseli, TRT
21. Bilim ve Teknik, Eylül 2000
22. New Scientist, 11 Nisan 2001
23. Glynn Isaac, Barbara Isaac, The Archaeology of Human Origins, Cambridge
University Press: Cambridge, 1989, sf.71; C.B.M Mc Burney, Haua Fteah, Cambridge
University Press: Cambridge, 1967, sf.90 
24. Vadim N.Stpanchuk, "Prolom II, A Middle Palaeolithic Cave Site in the
Eastern Crimea with Non-Utilitarian Bone Artefacts", Proceedings of
the Prehistoric Society 59, 1993, sf. 17-37, sf. 33- 34.)
25. Paul Mellars, The Neandertal Legacy, Princeton: University Press,
1996, sf. 17 ve Vadim N. Stpanchuk, "Prolom II, A Middle Palaeolithic Cave
Site in the Eastern Crimea with Non-Utilitarian Bone Artefacts", Proceedings
of the Prehistoric Society 59, 1993, sf. 17-37, sf. 17) 
26. Neandertals Lived Harmoniously, The AAAS Science News Service,
3 April 1997
27. Ruth Henke, "Aufrecht aus den Baumen", Focus, Cilt 39,
1996, s. 178
28. Chi, Nisan 2005, sf. 46
29. John Baines ve Jaromir Malek, Eski Mısır Medeniyeti, İletişim Yayınları,
İstanbul, 1986, Giriş Bölümü
|